Beslemeler:
Yazılar
Yorumlar

Kanal 4′te çok ilginç bir program var bu akşam The Human Zoo: Science’s Dirty Secret - İnsan Fuarları*: Bilimin Kirli Sırrı . 19 yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında Avrupalı bilim adamları gidip gördükleri yerlerdeki dünyanın değişik yerlerindeki insan çeşitliğinden o kadar etkilenmişler ki, bu gördüklerini kendi toplumları ile paylaşmak istiyorlardı. Bunun da yolunu ‘insan fuar’larinda buldular.. tabii amaçlardan bir tanesi de Afrikalı, Asyalı, Avusturalyalı her renk ve boydan insanları gösterip, bu insanlara nazaran kendilerinin yani beyazların ne kadar üstün olduğuydu! Hatta programa göre bu tür fikirler ve sonrasında gelecek olan Nazi’leri ve ırkçıların da temelini kaynağını oluşturuyordu. Bu insan fuarları için yüzlerce, binlerce insan sergi yerlerine getiriliyor, kimilerinin kafes arkasında kimilerinin ise sergi yerinde kurulan köycüklerinde yaşamları 24 saat sergileniyordu! Hatta onlardan gösteriler yapmaları bekleniyor, bu gösteriler savaş ortamı, danslar ve yaşamlarından kesitler oluyordu… Hatta bir defasında insanların o kadar çok ilgisi varmış ki İngiltere kıyısına yanaşır yanaşmaz, gemiden inen insan ‘türleri (!)’ hemen gösteri yapmaya zorlanmış! Bu sergilenen insanlar ülke ülke şehir şehir gezdirilir, çok ilgi çeken bu fuarları binlerce milyonlarca insan gezermiş! Meşhur ‘Maymunlar Cehennemi’ filmindeki sahneler meğer gerçekmiş!!!

Ota Benga’nın Hikayesi

Ota Benga Afrikalı bir Pigme ve Amerika’ya 1904 yılında Samuel Phillips Verner tarafından getirilir. Bir süre insan fuarlarında gösterilir. Daha sonra 1906′da NewYork’a gelirler ve Verner Ota Benga için kalacak yer aramaya başlar ve bu amaçla Bronx Hayvanat bahçesine giderler, Ota Benga orada çalışacağını zanneder..Ama ne hikmetse ona verilen iş Orangutan kafesinde bir hamakta yaşayıp elinde ok yay ile gösteri yapmaktır!! Bir günde 40 bin kişi Ota Benga’yı kafeste orangutanlarla birlikte görmeye gelir! Sergi sadece 2 hafta sürer.. Serginin sona ermesini sağlayan ise kilisedir! Yalnız kilise Ota Benga’nın ırkçı bir gösteride yer aldığı için  kurtarılmasını istemez, onların amacı Ota Benga’yı Hristiyan yapmaktır!! New York belediye başkanı James H. Gordon olanlar üzerine Ota Benga’yı himayesine alır.. Ota Benga bir tütün fabrikasında çalışmaya başlar ama amacı bir gün vatanına Afrika’ya dönmektir. Ancak I. Dünya Savaşı’nın patlak vermesi memleketi Kongo’ya dönebilme ümitlerinin suya düşmesine sebep olur..Bunalıma girer ve 20 mart 1916′da 32 yaşında iken, önce törensel bir ateş yakar sonra da silahla kendini kalbinden vurur!

Program hakkında bilgi için aşağıdaki bağlantıyı kullanabilirsiniz:

http://www.channel4.com/programmes/the-human-zoo-sciences-dirty-secret/articles/human-zoo

* Bizde zoo kelimesinin karşılığı hayvanat bahçesi olarak var burada tanım aslında tam uymuyor o nedenle fuar kelimesini kullandım.

İngiliz tanıdıklar “İstanbul bırakılır da İngiltere’ye gelinir mi? Orayı bırakıp buranın nesine geldiniz?” diye sorarlar.. İngiliz iş arkadaşlarım ”emekli olsak da hangi güneşli ülkeye taşınsak da bu ülkeden kurtulsak” diye düşünürler..Türkiye’deki tanıdıklar ise “hiç İngiltere bırakılır da Türkiye’ye dönülür mü?” diye şaşırırlar..Dünya hali işte.. herkes elinde ne yoksa onun peşinde koşar, elinde ne varsa da kıymetini bilmez..

Bu ülkenin güneşsiz, tepsi gibi düz,  ıssız, insansız ve gürültüsüz sokaklarından sonra; sevgili ülkemin parlak güneşi, inişi-yokuşu dağı-tepesi, kıpır-kıpır hareketli ve alabildiğine gürültülü sokakları ne kadar güzeldir bildim..Bildim ki buradaki hayatım bitkisel hayattan farksız, ben sadece ülkemdeyken gerçek hayatı yaşıyorum….ah şu doktoram bir an önce bitse de 9 senelik memleket hasretim sona erse!

Bayramınız kutlu olsun!

bayramınız kutlu olsun

Zam Para!

Akşam yemeğini yemiş kızlarımla hasbihal ediyordum. Küçük kızımın elinde yara bandını görünce nasıl elini kanattığını sordum. Bana bugün dizayn ve teknoloji dersinde elini kestiğini söyledi ve her zamanki yarı İngilizce yarı Türkçe cümleleriyle yaptıklarını anlatmaya başladı. Kullandığı aletlerin Türkçe’sinin törpü ve zımpara olduğunu söyledim. Zımparadan bahsedince aklıma ‘zampara’ kelimesi geldi ve yeri gelmişken kızlara bu kelimeyi de öğreteyim dedim. Ama önce tabi ki sordum: “Kızlar zımparayı öğrendiniz peki zampara nedir biliyor musunuz?”. 16 yaşındaki büyük kızım biraz düşündü ve sonra “anne sen o kelimeyi garip söylüyorsun  zampara değil ‘zam para’ yani ‘pay rise’ değil mi?” diye cevap vermesiyle dayanamayıp bir kahkaha atıverdim! İşin komikliği bir yana Türkiye’ye kesin dönüş zamanımız çoktan gelmiş geçiyor, daha fazla gecikmeden dönüş yapıp kızların Türkçe’sini düzene sokmamız lazım. Yaz tatilleri yetmiyor!

Bizim  ‘zam para’  misali hikayeler aslında daha çok ama bir kaç tanesini daha anlatayım. Bir gün evi temizlerken yine büyük kızım (o zamanlar 11 yaşlarındaydı) bir soru sordu “anne pazar günü bedava mıyız?”. Şaşırdım tabi ki ve anlamadığımı ne demek istediğini sordum  bana cevabı “anne yani pazar günü free’miyiz?” oldu.. Meğer bizim kız ‘free’ kelimesinin karşılığını bedava olarak biliyormuş, hani alışveriş yaparken ” buy 1 get 1 free’ kampanyalar oluyor ya o tür konuşmalarımızdan free kelimesinin bedava demek olduğunu öğrenmiş. Ve kendince “are we free on sunday” diye düşündüğü cümleyi kafasında Türkçe’ye çevirirken “anne pazar günü bedava mıyız” cümlesi çıkıvermiş.

Kızlarla süpermarket alışverişlerimiz de ilginç oluyor. İngiltere’de vejeteryanlık çok yaygın olduğundan her gıda paketinin üstünde vejeteryanlara uygun olup olmadığı yazıyor, bu da bizim alışveriş yapmamızı oldukça kolaylaştırıyor.  Aldığımız her ürünün üzerinde vejeteryan işareti var mı diye bakmak alışkanlık oldu bizde. Buraya ilk geldiğimiz yıllarda daha ufak kız 4-5 yaşlarındaydı. Bir defasında meyve sebze reyonunda elma alıyoruz, küçük kızım bize soruyor “anne bu elmalar vejeteryan mı?”… Bir de tabi ‘bitli portakal suyu’ meselesi var. Bazı portakal suları filtrelenmemiş içinde hani olur ya portakalın küçük küçük tanecikleri onlardan var ve onlara İngilizce’de ‘bit’ deniyor yani çok küçük parça manasında.. Bizim kızlar da işte bu “bit”li portakal sularını severler ve portakal suyu reyonundan geçtiğimizde “anne bitli portakal suyu olsun” diye isteklerini söylerler. Türkiye’ye tatile gelirken de uyarılırlar tabi “sakın ha markette bitli portakal suyu falan demeye kalkmayın” diye..

Bizim kızlardan inciler bugünlük bu kadar…

Yıldız Bozkurt

Stockholm

Bir konferans vesilesi ile bu hafta bir kaç günlüğüne  Stockholm şehrine gittim. 14 ada üzerine kurulmuş eski binaları ve şehrin etrafındaki modern yapıları ile eski ve yeniyi buluşturan, ayrıca 2 milyona yakın nüfusu ile Avrupa’nın en sakin ve az kalabalık başkentlerinden biri Stockholm. Saat 9 civarında şehir merkezindeki otelimden çıkıp Birger Jarl caddesinde yürürken geniş caddelerin arabayla dolu olmamasi beni epey şaşırttı doğrusu. Londra, Paris ya da İstanbul’un günün her saatinde  dolup taşan caddelerine nazaran Stockholm çok sakin ve güzel. Metro, otobüs ve feribotların yanısıra bisikletler için yapılmış özel yollar bu düz ve adadan adaya köprülerle bağlanmış şehirde ulaşımı kolaylaştırıyor. Pek çok Avrupa ülkesi gibi İsveç’de hem kraliyet hem demokrasi ile yönetiliyor. Avrupa’nın en büyüklerinden olduğu ve 600′den fazla odası olan sarayın bir kısmı ziyeretçilere açık. Aşağıdaki resimde saraydaki nöbet değişiminden dönen askerleri görüyorsunuz.

stockholm-1

Oppps, hazinenin o kadar oldugunu sanmiyorum!

Sarayın mahzenlerde bir bölümde de hazine varmış, orayı da görelim dedim. Londra’daki Tower of London’daki 30-40 cm’lik çelik kapıdan girilen hazine dairesinde  5-10 tane taçdan başka bir şey görmemiş ve koskoca hazine bundan mı ibaret demiştim. İsveç sarayında da yine en az 30 cm’lik bir çelik kapıdan geçtikten sonra üşenmeden saydım tam 12 tane taç bir kaç tane de kılıçtan başka bir şey yoktu. Sözüm ona altınların saklandığı benim çeyiz sandığımdan daha küçük iki tane de hazine sandığı gördüm (tabi ki içleri boş ama turistlerin attığı paralar vardı dibinde).  Bu saraylar (hatta Paris’deki Versay sarayı da dahil) yanında bizim Topkapı Sarayı ve Dolmabahçe hakikaten çok muhteşem ve hazinelerle dolu kalıyor. Ama sanırım yeterince reklamını yapamıyoruz. Ne yapalım güneş ve kum reklamı yapmaktan İstanbul ve saraylarının reklamına sıra gelmiyor herhalde!

Gamla Stan

Gamla Stan

Eski şehir Gamla Stan, Stockholm’ü oluşturan adacıkların biri üzerinde ve eski binaları, dar sokakları ve turistik dükkanları ile çok güzel. Gerçi İsveçli arkadaşım mesajında ‘orası turist tuzağı çok vakit geçirme’ diye yazmış olsa da onun mesajını eve geldikten sonra gördüm ve orada geçirdiğim vakte pişman olmadım.

Stockholm

Djürgarden adasına şöyle çok kısa bir uğradım. Yukarıda adadan şehre bakış görülüyor. Bu çok yeşil ve korumaya alınmış mekanda Skansen var, eski bir köy canlandırılmış. Belki bir daha ki gelişte bir bisiklet kiralayıp bu yeşil ada da dolaşmak, sonra da kayak (plastik veya tahtadan yapılmış genellikle bir kişilik olan kayık) kiralayıp etrafını gezmek isterim.

Stockholm

St George

Yukarıdaki heykelde St George’un ejderhayı öldürürkenki hali tasvir edilmiş. Geçenlerde bir arkadaşım St George ile Hz Hızır’ın aynı kişi olduğundan bahsetmişti. Çok ilgimi çekti bir ara araştırmam lazım!

stockholm

stockholm

Bir çevreci dernek bisiklet sürmenin önemine dikkat çekmek için eski bisikletleri tığ işi ile giydirip süsleyerek şehirde sergiliyor. Çok hoş değil mi?

Pippi Uzuncorap

Astrid Lingdren

Çocukluğumda çok severek izlediğim bir dizi olan Uzunçoraplı Pippi hikayesinin İsveç’li yazar Astrid Lingren’e ait olduğunu da burada öğrendim. Diziyi çocukken izlemiştim ama kitabını okumamıştım. Şimdi kitabını alıp okumam lazım!

Uzunçoraplı Pippi

Salyangoz kabukları

Bir kaç hafta önce küçük kızımla Milton Country Park‘da gezintiye çıkmıştık. Bu güzel salyangoz kabuklarını patika kenarında bir kuru dala bağlanmış gördük. Salyangozlar kabuklarına çekilmiş ve günün bitip nemli akşamın gelmesini bekliyor olmalılar.

dsc03700dsc03702

yenilikler

Web sitem ile uzun süredir ilgilenememiştim. Nihayet görünümünde değişiklikler yaptım ve umarım bundan sonra arada bir de olsa güncelleyebilir ve yeni yazılar ekleyebilirim..

Anne ve babamızdan sonra eğitim ve öğrenimimiz için okul yeni bir yuva oluyor bizler için. Okulda öğrendiğimiz “okuma” becerisi ile önümüze yeni bir dünyanın “kitap dünyasınının” penceresi aralanmaya başlıyor. Hayatımızın belli bir dönemini okulda öğrenmek ve eğitim almakla geçirdikten sonra artık bize yardımcı olacak öğretmenlerimiz yerlerini hayat boyu yanıbaşımızda olacak kitaplara terkediyorlar. Eger okul sonrası da aynı şevk ve heyecanla kendimizi geliştirmek, bilgi dağarcığımızı artırmak istiyorsak, ta küçükten okul yıllarından başlayarak kitap okuma alışkanlığını kazanmamız gerekiyor. Kitap alışkanlığını kazanmak ve kitap okumanın tadına varmak için de tabi etrafta bol miktarda kitap olmalı. İşte bu noktada kütüphaneler çok önemli. Pek çok değişik ve ilgi çekici kitaplarla karşılaşan bir çocuğun tabi ki kitap alışkanlığı kazanması da kolay olacaktır. Çünkü merak ve ilgi öğrenmenin en önemli basamağıdır. İlgi çekici kitaplar ile bu merak artırılabilirse ömür boyu süren kitap okuma macerası da başlamış olacaktır.

Kitaplar dostlarımız ise, kütüphaneler de onlarca binlerce dosta ulaşabildiğimiz mekanlardır. Kütüphaneler ödev konusu araştırmak için sadece öğrenciler tarafindan ziyaret edilen mekanlar olmaktan çıkıp, 7’den 70’e herkesin kitap dostlara ve dergilere ulaşmak için her daim düzenli olarak ziyaret ettigi mekanlar olabilir. Bu tur kütüphanelerin iki ornegini şu an yaşadığım şehir olan Cambridge ve Almanya’da ziyaret ettigim Burghausen belediye kütüphanelerinde gördüm.

Burghausen-kutuphane1

Burghausen-kutuphane2

Bu kütüphaneler 2-3 yaşındaki çocuklardan 60-70 yaşlarındaki ziyaretçilere kadar geniş bir kesime aktif olarak hizmet sunuyorlar. Anneler daha yeni konuşmaya başlamış çocuklarını kütüphaneye getirip onları kitaplarla tanıştırıyor ve onlara çeşit çeşit kitaplardan okuyorlar. Kütüphanelerin çocuk bölümünde renk renk, değişik konuda kitaplar bulmak mümkün; hikaye ve masal kitapları, hayvanları veya bitkileri anlatan kitaplar, bilim ve teknoloji kitapları, ülkeleri, dünyaca meşhur kişilerin biyografilerini anlatan kitaplar, dini kitaplar, yabancı dil kitaplari. CD, DVD, video ve dinlemek için hikaye kasetleri de kütüphaneden ödünç alınabiliyor. Kütüphanelerin büyükler bölümünde yine onlarca konuda kitap mevcut. Hatta yaşi ilerlemiş ve görmekte zorlanan kişiler için büyük puntolarla hazıirlanmış kitaplar veya dinlemek için kitap kasetleri var. Burghausen kütüphanesinde kafeden alınan bir fincan kahveyi içerken bir yandan da günlük gazete veya aylık, haftalık dergileri de okumak mümkün. Ya da arayıp da bulamadığınız bir kitabı kütüphane idaresine bildirdiğinizde, bir kaç hafta sonra kütüphaneye ekleniyor. Eğer istenen kitap aynı kütüphanede degil de yakınlardaki baska bir kütüphanede var ise kitabı sipariş edebiliyorsunuz. Bir kaç gün sonra kitabın yakınınızdaki kütüphaneye geldiği ve sizi bekledigi bir mektup aracılıgı ile bildiriliyor; posta sisteminin düzenliliği hayatı burada oldukça kolaylaştırıyor. Kütüphanede bulunan bilgisayarlar ile internete de ulaşmak mümkün. Bir defada 12 kitap, 3 haftalık süre için ödünç alınabiliyor, ama istenirse bu süre yeniden uzatılıyor.

Her bir kaç haftada bir seçtikleri kitapları okuyan çocuklar tabi ki kitap dostlarını küçük yaştan itibaren keşfedip, her geçen sene bu dostluklarını artırıyorlar. Ülkedeki her yaştan insanıin kitap okuma alışkanlıgı kazanmasında bu belediye kütüphanelerinin payının büyük olduğu kanısındayım. Ayrıca ilgimi çeken bir başka husus da bu kütüphanelerin tam alışveriş merkezinde, yani şehir merkezinde olmasi. Böylece her zaman göz önunde ve ulaşmasi kolay. İstenirse alışveriş öncesi veya sonrası çabucak da olsa uğramak mümkün.

Cambridge-kutuphane1

Okullarımızda öğretmenlerin, öğrencilerin kütüphaneye gitmelerini tesvik etmelerinin iyi olacagi kanaatindeyim. Öğrencilerden ödev olarak bulundukları yerdeki kütüphane hakkında kısa bir rapor yazmaları istenebilir. Yakın çevredeki kütüphaneye gezi düzenlenerek öğrencilere kütüphaneden nasıl yararlanabilecekleri ögretilebilir. Öğrenciler kütüphaneden alarak okudukları kitapları kaydedecekleri birer küçük defter edinebilir ve bu defter belirli aralıklarla öğretmenler tarafindan kontrol edilebilir. Çocuklarımın okulunda her öğrencinin buna benzer bir defteri var. Her gün hangi kitaptan (bunlar genelde hikaye kitapları) kaç sayfa okuduklarını yazıyor ve annelerine imzalatıyorlar.

cambridge-central-library-2

Ülkemizde kütüphanelerin modernize edilmesinin ve canlandırılmasının çocuklarımızın ve gençlerimizin geleceği açısından önemli olduğunu düşünüyorum.

Yıldız Bozkurt

cambridge-central-library-1

Cambridge Merkez Kütüphanesi hakkında bilgi için: http://www.camcnty.gov.uk/library

Lale’nin Tarihçesi

Hazırlayan: Rumeysa Karakaş

Hacettepe Üniversitesi / Tarih Bölümü, 4. Sınıf

Kaynak: http://lidya.hacettepe.edu.tr/~b0152659/public_html/osmanlidalalekulturu.htm

I. GİRİŞ

Bir toplumun ruh halini anlamak için, o toplumun uğraşlarına bakmak gayet mantıklı olabilir. Lâle sevgisinin özellikle Osmanlı Devleti’nin çöküş döneminin, en gösterişli zamanında  bir tutku haline gelmesi sosyolojik açıdan  değerlendirilmesi gereken bir konudur. Halk ve saray çevresinin bu çiçeğe karşı beslediği sevginin kaynağı, o dönemdeki iç ve dış durumlardan kaynaklanabilir. Artık Avrupa’daki  topraklarını kaybetmeye başlayan Osmanlı Devleti Pasarofça anlaşmasıyla girdiği barış dönemini, Lâle Devri adıyla yaşamıştır. Bu dönemde padişah ve saray çevresi büyük bir israfa başlamış, halk bu dönemde ağır vergiler altında ezilmiştir. Bu döneme Lâle Devri denmesinin sebebi yeni yapılan bahçeler,saraylar, kasırların lâlelerle donatılmasıdır. Saray çevresi ve halkın bunaldıkları savaş ortamından bir nebze de olsa güzel ortamlara uzaklaşma istekleri de bu tutkuya neden olmuş olabilir. Sadrazam İbrahim Paşa bile kendi elleriyle lâle yetiştirmektedir.

Lâle sadece Osmanlı  Gerileme devrinde değil , Osmanlının bütün dönemlerinde gözdeliğini korumuştur. Anadolu’ya Türklerle birlikte gelen lâle Selçuklu Döneminden itibaren Türkler için bambaşka bir yer tutmuştur. Lâlenin diğer çiçeklerden sıyrılıp Türk ruhuna değişik bir şekilde hitap etmesinin sebebi hayli ilginçtir. Gerek şekli, gerek ismi onu farklı kılmıştır.

II.  LÂLENİN FİZİKSEL YAPISI VE ANAVATANI

Lâle  zambakgiller familyasından, yaprakları uzun ve mızraksı, çiçekleri kadeh biçiminde, türlü renkte, alacalı bir süs bitkisidir.[1] Çiçeklerin parlak renkli, hemen hemen  bir birine eşit olan altı taç yaprağı vardır.[2] Ayrıca çok tohumlu bir bitki olup, kapsül yapısında meyveleri vardır.[3]

Lâlenin  anavatanın Orta Asya olduğu yaygın bir görüştür. Beşir Ayvazoğlu Lâlenin   Türkistan’ın bozkırlarında yabani bir çiçek olarak uç verip, Bulgar Türkleriyle İdil boyuna, Timuroğulları ile Hint’e, Selçuklularla İran’a ve Anadolu’ya geldiğini savunmaktadır. Lâleye   yabani olarak Akdeniz’in kuzey kıyıları ve Japonya’da da rastlanmaktadır.[4]

Çiçek kültürü Türkler de oldukça gelişmiş olup, lâlenin bu kültürde özel bir yeri vardır.Ayrı bir öneme sahip olan lâle  motifi, tarihi kaynaklardaki örneklerden de anlaşılacağı üzere ilk olarak Orta Asya’da ortaya çıkmıştır.[5] Sanat tarihçilerinin büyük bir kısmı Orta Asya sanatında veya 16. yüzyıla gelinceye kadar Türk sanatı süslemelerinde lâleden  bahsetmezler. Lâle   form benzerliğinden dolayı palmet grubu içerisinde değerlendirilir.[6] Hun sanatına ait bilgilerin büyük çoğunluğunda ve kurganlarda çıkarılan buluntularda lâle  motifinin yoğun bir şekilde kullanıldığı  süs eşyalarına ve aksesuarlara rastlanmıştır. M.Ö. 5. ve 6. yüzyıllarla tarihlendirilen 1.Pazırık Kurganı’nda bulunan at koşum takımına ait ahşap malzemelerin ve eğer için kullanılan deriden kesilmiş parçaların, lâleye ait palmet motifleri olduğu görülmektedir. Uygurlar dönemi ile ilgili bir mezardan çıkarılan ipek kumaş üzerinde de lâle  motifleri net bir şekilde görülmektedir.[7]

III.OSMANLILARDA LÂLE SEVGİSİ

İran Selçuklularının ve Büyük Selçukluların sanat eserlerinde, 12. Yüzyıldan itibaren, lâle  motiflerine rastlanmaktadır.Anadolu Selçuklu devletinin başkenti Konya’da ki eserlerde de lale motiflerine rastlanır.[8] Lale ve lâle  kültürünün Anadolu’ya Türklerle birlikte geldiği kesindir.[9]

İstanbul’un Fethi’nden  sonra, şehir imar edilirken, bizzat Fatih’in emri ile yeniden düzenlenen bahçeler (parklar) lâlelerle süslenmiştir.[10] Zaten Fatih Sultan Mehmet bir bahçıvandı.Bu meslekte çok önemli bir yeri vardı.Boş vakitlerinin çoğunu bunun için harcar ve bundan büyük bir haz duyardı.Seferler arasındaki boş zamanlarda Topkapı ve diğer sarayların bahçelerinde çalışmaktan da büyük zevk alırdı.[11] Kanuni devrinde de, lâle türleri  geliştirip çoğaltılmıştır.

Türkler ve özellikle Osmanlılar yaşakları çevreyi güzelleştirmeye çalışmışlardır.Bunun için özel gezinti alanları yapılmış, İstanbul ve diğer büyük şehirleri park ve bahçelerle donatmışlardır. İstanbul bahçelerinin vazgeçilmez çiçeği olarak başta lale, gül,karanfil ve zerrin gibi çiçekler yetiştirmişlerdir.      Lâlenin    Osmanlılar  tarafından bu kadar kabul görmesinin sebeplerinden biri de Arap harfleri ile

( ﻻ ﻟﻪ )

şeklinde yazıldığında, Allah ( )  kelimesinde ki  bütün harfleri kapsamaktadır.[12]Harflerinin karşılığı sayılar hesabına dayanan “ebced” usulüne göre de “Allah” kelimesi ile “ lâle” kelimesinin aynı rakama tekabül etmesi, ediplerde “yaratıcı”nın yarattıklarında tecelli etmesi düşüncesinden hareketle derin bir heyecan uyandırmıştır.  [13] Lâle , Arap harfleri ile yazılır ve tersinden okunursa ( ل ﻫﻼ ) = Hilal =Ay  olur; Hilal veya Ay da Osmanlı Devleti’nin amblemidir.[14]

Osmanlı Kültürünün klasik ölçülerini bulduğu yüzyıl İstanbul’unda bahçe ve çiçek zevki bütün halka yayılmıştı. Bu sevgi ve merak dışarıdan yeni türlerin getirilmesine de yol açtı.2. Selim Devrinden itibaren imparatorluğun çeşitli bölgelerinden lâle  ve sümbül soğanları ısmarlandığına dair fermanlar bulunmaktadır. 2. Selim, Kırım’ın güneyindeki Kefe’den  300.000 adet lâle  soğanı ısmarlamıştır. Türk çiçekçilik tarihiyle ilgili araştırmaları bulunan Turhan Baytop, “Lâle-i  Rumi” denilen ve ayırcı özelliklere sahip olan Osmanlı Lâlesi ’nin Kefe’den getirilen bu lale soğanlarından elde edildiği düşüncesindedir.Bu laleler seçme ve melezleme yoluyla elde ediliyordu.

Çiçek soğanları ve fidanları sadece saray tarafından ısmarlanmıyordu; meraklılarda bir yolunu bulup yeni türler elde etmek için çeşitli yerlerden soğanlar getirtiyor, imkan bulursa kendileri temin ediyorlardı.[15]Bu çiçek ve lâle  merakı İstanbul’a gelen yabacıları bir hayli etkilemiş ve hayran bırakmıştır.Fransız şair ve devlet adamı Lamartin’de bu tesire kapılanlardan biridir.Lamartin, Topkapı sarayını gezerek Türklerin doğaya yakınlıklarını ve göz zevkine ne kadar önem verdiklerini anlatır.[16] Miss Julia Parabe adındaki bir İngiliz kadınsa, İstanbul’un o yeşilliğe ve çiçeğe boğulmuş sokaklarını, evlerini, yalılarını görünce hayretler içinde kalmış ve “Keşke Shakespeare, Romeo ve Juliet’in bahçe sahnesini yazmadan önce Boğaziçi’ni görmüş olsa idi” demiştir.[17]

VI. LÂLENİN   AVRUPA MACERASI

Anadolu’da 13. yüzyıldan beri lâle yaygın olarak motiflerde kullanılıyordu.Bu dönemde Roma ve  Bizans’ın nedense bu çiçekle hiç ilgilenmemiştir.[18]Avrupalı yazarlar ilk dönemlerde lâleyi tanımadıklarında bu çiçeği, bir çeşit zambak (lilium) olarak kabul etmiş ve bu düşünüşe göre isimlendirme yapmışlardır. P. Bellon “Lils Rouges” (kırmızı zambak), C. Clusius “lilionarcissus” (nergiz zambağı),A. Toderini ise “Lys Sanguins” (KanRrenkli Zambak) isimlerini kullanmışladır.[19]Bugün Avrupa ülkelerinde lâle  için kullanılan Tulip veya Tulipe kelimesinin aslı O. G. Busbecq hatıratında Türklerin bu bitkiye “Tulipan” ismini verdiklerini yazmıştır.S. W. Murray bu ismin Türklerin başlarına sardıkları “tülbent”ile ilgili olduğunu, O. G. Busbecq ile tercümanı arasında meydana gelen bir yanlışlık sonucu ortaya çıktığını kaydetmektedir.[20] Lâlenin Türkiye’den Avrupa’ya hangi tarihte götürüldüğü kesin olarak bilinmemektedir.Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Kanuni Sultan Süleyman nezdindeki büyükelçisi Ogier Ghislain de Busbeck 1554 yılında geldiği İstanbul’dan Avusturya’da yaşayan dostu Carolus Clusius’a lale soğanları gönderdiği sanılmaktadır.Daha sonra Hollanda’ya giderek Leiden Üniversitesi’nde göreve başlayan Clusius, bu ülkelerde laleyi ilk yetiştiren ve lâle endüstrisini kuran kişi olarak bilinmektedir.Ancak Avrupa’da lâle  merakının daha da önce başladığına dair kayıtlar da vardır.B. Belon adlı bir Fransız hekimi 1549’da çıktığı Yakındoğu seyahati sırasında İstanbul’a da uğramış ve hatıratında  kırmızı zambak diye söz ettiği  lâle   çiçeğinin soğanlarından edinmek için bir çok yabancının gemilerle İstanbul’a geldiğinden söz ermiştir.Lâleyi   Avrupa’da meşhur ettiğini iddia eden Conrad  Genser de bu  çiçeği ilk defa 1559 yılında, Ausburg’da , ender egzotikler koleksiyonuyla şöhret kazanan Newart’ın bahçesinde gördüğünü ona da soğanların İstanbul’da ki bir dostu tarafından gönderildiğini söyler.

14. yüzyılın ortalarında Avrupa’ya giden lâle, özellikle Hollanda ve Almanya’da aranan bir meta haline gelmişti. Lâle  merakı bir ara kelimenin tam manasıyla çılgınlık haline gelmişti.Charles Mackay’ın “Tuliptomania” adındaki makalesi bu konu hakkında çarpıcı bilgiler sunmaktadır.Bu dönemde bir lale soğanına bütün servetini yatıranlar vardı.Schinler 1922’de yazdığı bir eserde, “Bir lale soğanın 9000 altın Mark’a satıldığı olmuştur” diyor, üstelik lale devrinden çok önceki yıllarda, “Naibi Krali” adındaki bir lalenin  soğanı için şunları verdiğini söylüyor: “2 araba yulaf, 4 araba arpa, 4 semiz öküz, 12 semiz koyun, 8 semiz domuz, 2 fıçı şarap, 4 fıçı bira, 2 fıçı tereyağı, 50 kilo peynir, 1 karyola, 1 kat elbise, 1 de gümüş vazo.”[21]1636 yılında nadir türlere talep artmış ve bunların satışlarını gerçekleştirmek üzere Amsterdam, Roterdam ve Leiden gibi şehirlerdeki borsalarda düzenli pazarlar kurulmuştu.İş zamanla öyle bir noktaya vardı ki, bazı tüccarlar, her türlü yola başvurarak fiyatlarda dalgalanmalar meydana getirmeye başladılar.Ne var ki çılgınlığın sonuna kadar böyle devam etmeyeceğini anlayan bazı tüccarlar, birden tavır değiştirerek yeni soğanlar almadıkları gibi  ellerin de kilerini de yüksek fiyatlarla satmaya başlayınca işin rengi değişti ve başlayan büyük panik sonucunda lâle zengini bir çok büyük tüccar birden yoksullaşıverdi; Çılgınlık sona ermişti.[22]

Avrupa’ya özellikle de Hollanda’ya  giden lâle soğanları melezleme yoluyla, yeni türler elde edilerek Osmanlı İmparatorluğuna rakip bir durma gemiş, hatta Osmanlı İmparatorluğunda ki lâleciliği geçmiştir. Artık lâle Osmanlı Devletine Hollanda’dan getirilmeye başlamıştır.

V. LÂLE  DEVRİNDE  “LÂLE”

III. Ahmed II. Mustafa’dan boşalan tahta oturmuştur.Savaştan hiç hoşlanmayan bir hükümdardır.Ama şartlar,hükümdarlığının ilk on beş yılında savaşı zorunlu kılar.1718 yılında imzalanan Pasarofça Anlaşmasından sonra, kendini bu anlaşmayı telkin eden damadı Nevşehirli İbrahim Paşa’yı sadrazamlığa getirdi.

Pasarofça Anlaşmasıyla başlayan barış devri, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın gayretleriyle çeşitli imar ve ıslahat faaliyetlerinin başlatıldığı, kapıların Avrupa kültürüne aralandığı devir olur. İlk matbaa bu devirde açılmıştır.Öte yandan, İstanbul’un manzara bakımından en güzel yerlerine, köşkler ve kasırlar inşa ediliyordu.Özellikle Kâğıthane III.Ahmed devrinin gözde mekanlarından biri olmuştur.Evliya çelebi de Kâğıthane’de bir lâlezar mesiresinin bulunduğunu ve burada Kâğıthane Lâlesi denilen rengârenk  bir lâle türünün yetiştirildiğini anlatır.[23]

Bu önemde inşa edilen ve Patrona Halil Ayaklanmasıyla isyancılar tarafından yıkılacak olan Sâdâbâd Kasrı, Fransız mimarisinin ünlü Versailles Sarayı örnek alınarak yapılan yapıtlardandır.

Nevşehirli Damat İbrahim Paşa Tam bir lâle tutkunuydu.Hollanda’dan gelen bir lâleye Lü’lü-i Ezrak  adını vermiş ve bu lâleden  yetiştirenlere ödüller vermişti.İbrahim Paşa’nın kendi yetiştirdiği bir lâlede vardı ve adı Âsâfî idi.

Nadir lâle soğanı elde etme tutkusu, kısa bir sürede 17. yüzyıl başlarında Hollanda’da ki benzer bir delilik halini aldı.III. Ahmed devrinde lâle merakını anlatmak için lâlenin 2 binden fazla formunun elde edildiği söylene bilir.Eskilerin Lâle-i Rûmî dedikleri Osmanlı Lâlesi   denilen cinsin yaklaşık 2 bin tanesinin adları, özellikleri ve yetiştiricileri çiçek tezkirelerinde ve lâle mecmualarında kayıtlıdır. Lâle-i Rûmî Avrupa lalelerinden çok farklıdır.

Osmanlı Lâlesi’nin çiçeği badem biçiminde yaprakları ise hançer şeklinde ve uçları tığ gibi ince ve sivridir. Islah edilmiş ilk lâle çeşidini elde edenin Şeyhülislam Ebu Suud Efendi olduğunu belirten T. Baytop , zaman içinde yüzlerce lâle çeşidinin yetiştirildiğini ancak Lâle Devri’nin (1730) sona ermesiyle birlikte İstanbul yani Osmanlı Lâlesi’nin yavaş yavaş ortadan kalktığını belirtmiştir.[24]

Lâle Devri’nde lâle ticari bir mal haline geldi.Nadide çeşitler yüksek fiyatlarla alınıp satılmaya başlanmıştı.Bazı çiçek meraklıları nadide türleri mutlaka elde etmek istedikleri için, çiçek piyasasında dalgalanmalar, hatta yolsuzluklar yaşanıyordu.Damat İbrahim Paşa bu durumu önlemek için, 1725 yılında lâle soğanlarının fiyatlarını belirleyen bir fiyat listesi hazırlamış ve soğanların bu listedeki fiyatların üzerinde satılmasını yasaklamıştı.[25] Bu listenin düzenli uygulanıp uygulanmadığının kontrol edilebilmesi için Şeyh Mehmed Lâlezârî , Serşukûfeci , yani çiçekçibaşı olarak tayin edilmiştir.

Lâle Devri tüm yenilik ve atılımlara rağmen, saray ve çevresinin toplumu rahatsız edecek derecede zevk ve israfa dalması yüzünden kanlı bir ayaklanmayla sona erdi. Lâle zevki Lâle Devrin’den  sonra bir süre daha sürdü; ama üst üste yaşanan savaşlar, devletin ve halkın yoksullaşmasına neden olan ekonomik krizler yüzünden , bahçe ve lâle yetiştiricilerinin sırları da unutuldu.[26]

Lâle Devri adı Yahya Kemal Beyatlı tarafından Meşrutiyet’ten sonra verilen addır.Ahmed Refik Altınay, aynı yıllarda bu isimle bir kitap yazınca tarih literatürüne bir terim mahiyetinde iyice yerleşmiş ve batılılarca da kullanılmıştır.[27]

VI. LÂLENİN TÜRK EDEBİYATINDAKİ YERİ

Lâle Türk edebiyatında özellikle şiirde çok önemli bir yere sahiptir.Lâle klasik Türk şiirine  15. yüzyılda iyiden iyiye yerleşmiştir.Renginden dolayı, kan, mum, şarap, yanak, yara gibi unsurlara, şeklinden dolayı kadehe benzetilmiştir.

Klasik Türk şiirinde 16. yüzyıla kadar sözü edilen lâlelerin yabani türleridir.[28] Yabaniliklerinden dolayı  “taşralı”dırlar. Bir bakıma lâle utangaçlığın, çekingenliğin sembolüdür:

Taşradan geldi çemen sahında bîçare durur

Devr-i gül sohbetine  lâleyi iletmediler.

Necati Bey

* Lâle merakının ezeli olduğunu ifade eden Remzi Efendi ise;

Lâleye pîr-i sabâdan bu nefes şimdi değil

Ezelidir bu hevâvü heves şimdi değil.

*Lâle, şiirde en çok lâle genel ismiyle kullanılmıştır.Buna rağmen çeşitli kültür yoluyla elde edilen  lâlelere verilen şairane isimlerinde klasik şairlerin eserlerinde yer aldığı görülmektedir.[29]

Duhânî  Lâle ;

Şarâb-ı ergüvânîdir Duhânî Lâle câmında

Ne kan tamdıysa odunda benim bağım kebâbında.

ŞeyhiGül-rîz ;

Sûk-ı isti’dada şehr-âyîn edip yâran-ı nazın

Ettiler Gül-rîzler âvîhte dükkân üstüne.

Nedim

*Lâle Devri’nin ihtişamını Nedim şu dizeyle  çok iyi ifade etmiştir;

Lâlenin  tohumunu eksen dolu peymâne gelir.

* Türk Halk Şiirinde de  lâle kullanılan bir tema olmuştur.[30

Kaşların göz ile ediyor cengi

Söyleşir yavrılar, koç yiğit dengi

Çiçekte, meyvada yoktur menendi

Lâleden  kırmızı,gülden ziyade

Karacaoğlan

Çayır çemen  hep seçildi

Dolu peymâne içildi

Lâle sünbüller açıldı

Cennet oldu bağlar şimdi

Gevheri

VII. ELSANATLARI VE ÇİNİDE LÂLE

16. yüzyılın birinci yarısında ilk olarak kullanılmaya başlayan kırmızı renkle beraber, çinilerde lâle motifi  görülmeye başlanmıştır ve yaygın olarak kullanılmıştır.

Bursa Şehzade Mustafa Türbesinde, Rüstem Paşa Camii, Ramazan Efendi Camii,Kula Kurşunlu Camii vb. yapılarda lâle motifi örnekleri taşıyan çiniler bulunmaktadır.

Seramikte de lâle, sümbül , karanfil ve gül motif olarak kullanılmıştır. Lâle motif olarak kumaşlarda da   karşımıza çıkmaktadır.II. Süleyman’ın , Yavuz Sultan Selim, III. Murat’ın yalnızca lâle motifi kullanılmış kaftanları vardır.Aynı zamanda lâle motifi sultanların ayakkabılarında ve çizmelerinde de bulunuyordu.

Halı ve kilimlerde,cami , mescit, türbe,medrese,sebil ve okul gibi yapıların duvarlarına , her renkten lâle işlenmiştir. Özellikle Süleymaniye Camisinde bulunan Mimar Sinan’ın ters lâlesi bir aykırılığın simgesiydi. [31]

VIII. SONUÇ

Lâlenin  Türkler için farklı  bir değer taşımasının sebebi , göze hitap etmesi dışında , en çok yetiştirildiği dönemle ilgilidir. Saray ve saray çevresi yanında sırdan halkında ilgilendiği bu çiçek kelimenin tam anlamıyla “moda” halini almıştır.Aynı zamanda değeri gittikçe artan ve çeşitleri çoğaltılan bu çiçek ticari bir mal haline gelmiştir. Osmanlı günlük yaşamına da ayna tutan bu çiçek, şiirlere, fermanlara, hikayelere konu olmuştur. Osmanlının neden bu çiçeği bu kadar benimseyerek sevdiğini, özellikleri ile anlamış bulunuyoruz.Yinede bir çiçeğin bir dönme ismini verecek kadar önem kazanması, beklide tarihte nadir rastlanan  olaylardan biridir. Bu Osmanlıların “güzele”  ve sanata verdiği önemi de ortaya çıkarmaktadır.

1] Büyük Kültür Ansiklopedisi.  “Lâle” mad.,s.2895.

[2] Gelişim Hachette Alfabetik Genel Kültür Ansiklopedisi, “Lâle” mad.,c.7,Meydan Yayınevi, İst.1987,s.783.

[3] Anbiritannica, “Lâle” mad. C.14,İst.1990, s. 249.

[4] Orhan Şaik Gökyay,  “Divan Edebiyatında Çiçekler”, Tarih ve Toplum, Sayı 76, Nisan 1990, s. 30.

[5] Gonca Hülya Yayan, Lâle  motifinin  Türk El Sanatları İçerisindeki Ve Kullanım Alanları, s.300.

[6] Alev (Çakmakoğlu) Kuru, Orta Asya Türk Sanatında Palmet ve Lâle Motiflerinin Değerlendirilmesi Hakkında  Bir Deneme,Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi, “Lâle Motifinin Türk El Sanatları içerisindeki Yeri ve Önemi”konulu sempozyum bildirisi, s. 2-4. Ankara,12 Aralık 1994.

[7] G. H. Yayan, a.g.e., s. 3.

[8] Ahmet Kartal, Klasik Edebiyatında “Lâle”, Bilig Bilim Ve  Kültür Dergisi, (4)Kış 1997,s.109.

[9] Beşir Ayvazoğlu, Türkistan’dan Hollanda’ya  Lâle  Kültürü ,Diyalog Avrasya Düşünce ve Kültür Dergisi, (4)2001, s.79.

[10] Türk Ansiklopedisi, “Lâle” mad. C. 22, s.459.

[11] Anthony Dolphin Alderson, Bütün Yönleriyle Osmanlı Hanedanı,Tercüme:Şerafettin Severcan, İz Yayıncılık s.196.

[12] Türk Ansiklopedisi, c. 22, s.459.

[13] İbrahim Atay, Osmanlıda Tabiat Sevgisi Ve Tefekkürün Simgesi Bir Çiçek “ lâle ”, Tarih Ve Medeniyet , Temmuz 1997, s.60.

[14] Türk Ansiklopedisi, C.22, s.459.

[15] Beşir Ayvazoğlu,Güller Kitabı,Ötüken Yayınları, İstanbul  1995  s.115,116.

[16] İbrahim Altay, a.g.e., s.116.

[17] Beşir Ayvazoğlu, a.g.e. ,s.116.

[18] Beşir Ayvazoğlu, a.g.e., s.107.

[19] Ekrem Hakkı Ayverdi, İstanbul Lâlesi, s.1,2.

[20] Charles Mackey,  “Lâle  Deliliği (Tuliptomania)”,(çev. Füsun Öksüzoğlu), Tarih ve Toplum , Sayı 72, s.35.

[21] F.Gönül Âyânoğlu, Osmanlı Türklerinde  Lâle’ye Verilen Önem,Türksoy Türk Dünyası Kültür,Sanat,Bilim,Haber ve Araştırma Dergisi,Haziran 2000, s.33.

[22] Beşir Ayvazoğlu, Keukenhof  Lâleleri, Aksiyon Dergisi , 2-8 Mayıs, 1998, s.54.

[23] Evliya Çelebi, Seyehatname, sadeleştiren: Tevfik Temelkuran, Necati Aktaş ,s. 370,371.

[24] Ahmet Eken, Artık Göremediğimiz Bir Çiçek ; İstanbul Lâlesi, Hedef, Nisan 2002, s.83.

[25] Beşir Ayvazoğlu, a.g.e. s.134.

[26] Beşir Ayvazoğlu, Keukenhof Laleleri, Aksiyon, s. 55.

[27] Lâle Devri, Türk Ansiklopedisi, C-22, s.459.

[28] Beşir Ayvazoğlu, a.g.e. , s. 109,110.

[29] Ahmet Kartal, Klasik Türk Edebiyatında “Lâle”, Bilig Bilim ve Kültür Dergisi,Bahar 1997, s. 9.

[30] Ahmet Kartal, a.g.e., s. 9,10.

[31] Haşim Söylemez, “ Sinan’ın Ters Lâle’si”, Aksiyon , Ocak 2002,s. 54.

LALE

2005 Aralık

Türkiye’deyken bir keresinde çiçekçinin önünden geçiyordum, baktım küçük bir saksıda lale satılıyor. heme kırmızı laleyi alıverdim.O kadar çok sevmiştim ki daha iyi seyredeyim diye eve aldım, balkonda bırakamadım. Ne bileyim lalelerin soğuk sevdiğini, sıcaktan çabucak sararıp öldü. 2000 yılında Cambridge’a taşınınca baharda ev önlerinde, sokaklarda ve parklarda heryerde laleleri görmek beni çok heyecanlandırıp sevindirmişti. Şimdi ben de her bahar çiğdem, sümbül, nergis ve lale yetiştiriyorum. Kardeleni geçen sene denedim ama sadece bir tanesi çiçek açtı.

lale-1

Bir ara lale hakkında bir kitap okumuştum. Kitabın yazarı bir çeşit lalenin anavatanını görmek için İngiltere’den Erzurum’un dağlarına yolculuk yapmıştı. Halbuki benim çocukluğum Erzurum’da Üniversite kampüsünde geçti, o zamanlar ne bir tane lale gördüm şehirde ne de o civarda lalelerin yetiştiğini duydum. Bilmiyorum Erzurum’lular lalelerine sahip çıkmaya başladılar mı bugünlerde. Kitapta bir de laleye Avrupa’da verilen Tulip isminden bahsediyordu. Vakti zamanında bir Avrupalı İstanbul’a gelir. Bir bayanın tülbenti üzerinde lale resimleri dikkatini çeker ve sorar. Tercüman çiçeğin değil de tülbentin sorulduğunu zannederek ‘tülbent’ cevabını verir ve oradan lale Avrupada ‘Tulipan’, kısaca Tulip olarak anılmaya başlar. Kitapta Osmanlı lale bahçelerinin tarifi de vardı. Muhteşem bahçelerde lalelerin aralarına mumlar konur, danseden mum ışıkları arasındaki binbir renkli laleler ile akşam safası yaparlarmış.

lale

Lalenin Osmanlılar tarafından çok sevilmesi sadece çok güzel bir çiçek olmasından dolayı değil. Arapça harflerle yazıldığında Lale kelimesi le Allah kelimesinde aynı harfler kullanılıyor. Bir de Arap harfleriyle yazılan Laleyi tersten okursanız Hilal kelimesi ortaya çıkıyorki bu da biliyorsunuz Osmanlı bayrağının, ambleminin sembolü. Lalenin tarihçesi hakkında bilgi için http://lidya.hacettepe.edu.tr/~b0152659/public_html/osmanlidalalekulturu.htm sayfasını ziyaret edebilirsiniz.

lale

Lale hakkında İnternetten araştırma yaparken lale soğanı üretimi yapan bir şirkete rastladım. Asya Lale isimli bu şirket lale soğanları üretip satıyor.(http://www.asyalale.com/) Yalnız dikkatimi çeken bir husus çiçekçilerimizde lale türleri hep İngilizce isimleri ile anılır olmuş. Halbuki lalenin anavatanı ve lalelere ilk isimlerini veren bizleriz. Hatta 18 yüzyılda Tabip Mehmet Aşki’nin ‘Lale isimleri’ başlıklı bir kitabı bile varken isimleri bu kitaptan almak yerine İngilizce’den almak niye. Nihayetinde İngilizler de Hollanda’dan aldıkları lalelere Hollanda’ca yerine kendileri isim veriyorlar. Yani kullanılan İngilizce isimler Hollandaca isminin suyunun suyu! Umarım becerikli insanlar çıkar da bizi tekrar anlayabildiğimiz ve kaynağından gerçek lale isimlerine kavuştururlar.

Semdinli lalesi

Semdinli lalesi

Ters lale ile ilgili bir web sitesinde bu lalelerin Hakkari, Şemdinli ve Yüksekova’da doğal olarak yetişti ğini öğrendim. Hatta bu çiçeklerin yetiştirilip satılması için bölgede ve Yüzüncü Yıl Üniversitesinde faaliyetler varmış. Çok mutlu oldum. Geçen sene ters laleleri burada şehir merkezi ile Grafton Center arasına ekmişlerdi ve çok beğenmiştim, bu lale türüne ülkemizde sahip çıkılması çok ümit verici. Bu projede yer alan herkesi tebrik ediyorum. (Ters lale projesi hakkında bilgi için http://www.gefsgp.net/projeler/terslale/tlale.html sitesine bakabilirsiniz. Darısı Erzurumlulara!)

Umarım kısa zamanda İngiltere’de Garden Center’larda gezerken Hollanda’dan değil de Türkiye’den Türkçe markalarla, isimlerle gelmiş Lale soğanlarını almak nasip olur.


Semdinli Lalesi

Yıldız Bozkurt

Lale ile ilgili bir kaç link:

Lale tarihi için tıklayın..

http://www.istanbulunlalesi.com/

http://lidya.hacettepe.edu.tr/~b0152659/public_html/osmanlidalalekulturu.htm

http://www.asyalale.com/

http://www.gefsgp.net/projeler/terslale/tlale.html

http://www.denizce.com/lale.asp

http://www.bazaarturkey.com/press/istanbul-lalesi.htm

Eski Gönderiler »